Belgrad, kulağa hoş geliyor değil mi? Aynı bir davul gibi, uzaktan çok hoş geliyor ama pekte uzaktan geldiği kadar değil be aslında. Haftasonuna yaklaşırken arkadaşlarla plan yapalım bir yerlere seyahat edelim dedik. 4 Kız birde ben yani toplamda 5 kişi Macaristan’dan gidelim, gidelim nereye gidelim derken Belgrad’ı belirledik. Google’de araştırmalarımızı acilen tamamladıktan sonra hemen biletimizi alalım dedik. Keza her şey güzel başlamalı ve güzel bitmeliydi. Döndüğümüzde güzel bir uykuyla bitirmeliydik bu anı…

Her neyse, çarşambadan aldık biletlerimizi ve cuma akşamı yola çıkıp gece yolculuğuyla birlikte cumartesi sabahı Belgrad şehrinde olmayı planladık. Her şey planladığımız üzere gitti. Biletlerimizi aldık ve koltuklarımızı rezerv yaptırdık. Artık hazırlanmak zamanıydı. Kızlar her şeylerini hazırlamaya başladılar tabii ki, bende alacaklarımı aldıktan sonra haydi çıkalım dedik yola. Önce Budapeşte’ye gittik. Keyfimizin yettiğince azık koyduk yola ve artık çıkacaktık.

Tren Macerası 1 

Tren geldi ve ilk hayal kırıklığını yaşadık. Tren aşırı bir kalabalık, sanki sanırsın bedava bilet verilmiş. Biz koltuğumuza ilerledik neyseki ve sonra yerimizde oturan ablaları abileri kaldırdık. 2 Kişi hariç. Yaşları 20 küsür olan 2 kız başladılar ” Ben kalkmam Allah kalkmam. ” Yav kızım diyorum bak gösteriyorum bilette burada bizim rezervimiz var, yok valla dinlemiyor! Sonra neyse iyice beni çileden çıkarttılar bilet görevlisini buldum, bak dedim abicim burada benim bilet bu hanımabla kalkmıyor. Diyeceksiniz ki ” Nasıl söyledin lan bunu İngilizce ” bende abartıyoruz heralde diye cevap yapıştırcam. Neyse bilet görevliside uyardı, anam kız tam kezban çıktı. Kalkmam diyor, eşek inadı var. Neyse dedim bilet görevlisine şuradan gidin güvenliği çağırın yoksa burada güvenlik çağırmak zorunda kalacağınız durumlar çıkarırım diye. Sonra gitti çağırdı polisi, polisler geldi ve yerimize sonunda oturduk. Sonunda oturabildik ya kardeş!

Yolculuk başladı tabii biz onları kaldırmanın keyfiyle arkaplanda Thug life müziği dinler gibisinden gülüyoruz 😀 . Sonrasında biz başladık aldığımız Hariboları, cipsleri yemeye oturduğumuz yerden oooohh… Böyle böyle güzel güzel geçirdik yolumuzu ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Belgrad tren garına indik.

Hostel Macerası 

Hostelimiz tren garına on numara yakın mesafede, çok rahat bir şekilde gittik. Gittik gitmesine de elbette kimse açmadı kapıyı. Saat 7.10 geçiyordu sabah. Cumartesi günü ve genelde onlar 8 – 9 civarında başlıyorlar işe…

Hostel demişken valla reklam yapcam kusura bakmayın ” Home Sweet Home Hostel” isimli hostelde kaldık ki harbi  ismi gibi ev gibi ev yahu. Evden bozma harika bir yerdi. Oturmaktan keyif alıyorsunuz, eviniz gibi hissediyorsunuz hatta ve hatta sabah kalkmamak için alarm bile kurmuyorsunuz.

Böyle güzel bir hostelde kalıp güzel günler geçirmemizi sağladık..

Hostele gelmeden önce birkaç saat geçirelim diye 24 saat açık olan MCDonalds’a gittik. Lavabosunda bir sarhoşla karşılaşarak 2. bir kriz geçirdik. Şükür ki bu kriz kavgaya dönüşmeden bitti. Böylelikle gittik hostelimize.

İlk Anlar ve İlk Gün…

İlk anlarımızda karnımız tok, keyfimiz yerinde oldukça güzel geçiriyorduk. Ancak yorgunduk hepimiz. Biraz dinlenelim diye odamıza çekilip, müthiş yorgunluk uykusunun keyfini çıkarmaya başladık. Taaki o kara alarm çalıp uyanın diyene kadar… Kalktık, sonra başladık “haydi nereye gidelim” demeye. Elbette ilk gideceğimiz yer belli : Aziz Sava Katedrali. Oldukça gösterişli bir yapıya sahip olan Aziz Sava’yı ziyarete giderken yaklaşık olarak 3 – 4 KM yürümemiz gerekiyordu. Gerekeni yaptık bizde ve etrafı bu arada keşfediyorduk.

Hemen Aziz Sava’nın giriş kapısından sola doğru giden çıkışından çıkın ve karşınızda aklıma getiremediğim ancak dikkatinizi kesin çekeceğini garanti ettiğim bir kafeyi göreceksiniz. Orada iyi bir yorgunluk kahvesi içmiştik. Oldukça bol çeşiti vardı ve güzeldi kahvesi.

Sonrasında dönüşte ünlü caddeler arasında yer alan Alexandra Bulvarından hostelimize kadar yürüdük. Yol sonunda yine görkemli yapısıyla Belgrad Parlamento Binasını gördük. İlk günümüz gezi açısından bu kadarla yetti. Daha sonrasında ise geceye Club Teatro ile devam etmeye karar verdik. Kendisi özel insanların ünlülerin gittiği mükemmel bir kulüp olmakla beraber çok pahalıdır. Daha sonrasında bizi aşmaz diye inat edip girdiğimiz Teatro Club’a sadece ceketleri vermek için 1.000 Dinar verdik. Neredeyse 10 € anlayacağınız.

Neyse ki inat etmekte fazla ısrar etmeyip çıkıp hemen Braće Krsmanović’de bir kulübe girip eğlencemize devam ettik. Hemde bira 250 Dinardı. Geceyi saat 4 gibi tamamlayıp evimize dönüp o günün yorgunluğunu güzel bir uykuyla tamamladık.

İkinci Gün – Fortress ve Kızlar

İkinci gün gidebileceğimiz yerlerden olan Fortress’e gitmeye karar verdik ve yürümeye koyulduk. Büyük bir azimle çıktığımız yolda yaklaşık olarak gün sonunda 18 km yürümüşüz. Az buz değil kardeş, 18 kilometre la.

Neyse Fortress’e gittik ve bu arada girişine geldiğimizde çok felaket yorgunluk çöktü. Tam hayvanat bahçesi çevresinde mayışıp oturduk oraya. Herkes ölüyor yalnız, görsen gülersin halimize…

Sonrasında toplanıp çıktık tekrar yola ve Fortress kapısında hemen fotoğraf faslı başladı ve ardı arkası kesilmeyen fotoğraflarla birlikte 30 40 dakikamızı harcadık. Allah var değdi.. Güzel fotolarımız var yani.

Fortress’e gelirken Belgrad’ın canlı sokaklarından olan Skadarlija‘ya uğradık. Sanatçıların oturduğu bu sokak o kadar renkli ki gezmeye doyamazsınız.

Sonrasında bu gezileri tamamladıktan sonra kızlar durur mu, gördüler küçük butiklerin oluşturmuş olduğu pazarı. Başladık alışverişe ve göz atmalara.. Kızlar aldı birkaç bir şey tabii bende kartpostal serime bir yenisini ekledim. Birkaç saat alışverişin ardından, yine kaldığımız hostele döndük.

Son Gün – Sıkılmaya Başlıyorduk ki…

Son gün gelip çatmıştı. Ne yapalım ne yapalım derken ben en çok yemelerini istediğim “Bosna Cevapi” olarak bilinen Türkiye’nin İnegöl köftesinden oluşan güzel yemeği yedirmekti arkadaşlarıma. Hep beraber gittik ancak bulamadık malesef. Yürümekten hal geldi bize sabah sabah ve bizde oturduk bir yere bulamadığımız dükkanın hayal kırıklığıyla birlikte bir börekçi bulup böreklerimizi alıp bir bankta hoş sohbetle yedik. Bizden nasibini almak isteyen güvercinlerde yemeğimize eşlik ederek düşürdüğümüz kırıntılardan haklarını aldılar…

Bu güzel yemeğin üstüne iyi bir Türk tatlısı gider değil mi? Bizde sizin gibi düşündük ve çıktık baklava ustası BALKAN BAKLAVA’ya… Başladık baklavamızı yemeyi. O kadar lezzetliydi ki, süper geldi doğrusu. Antepliymiş ustamızda. Sohbetimizi ederek dahada tatlandırdığımız bu baklavanın tadı unutulmazdı.

Sonrasında her şeyimizi hallettikten sonra NEW BELGRADE’ye uğrayalım dedik. Oturduğumuz kafede kahvemizi yudumlarken tartıştığımız New Belgrade‘ye gittik otobüsle. Otobüs ücretsizmiş. ( Yada kaçak bindik diyelim daha dürüst olur. ) New Belgrade’de sanırım birkaç anıt gördük ve sonrasında yine boşa çıktık. Aslında görebileceğimiz çoğu yeri görmüştük. Saat 21.30’da trenimiz vardı. O saate kadar ne yapabilirdik ki?

Yine merkeze geldikten sonra sokaklarda dolaşıyoruz. Büyük kale diye duyduğumuz Parlamento Binası yanındaki binanın gül bahçesinde oturup ne yapacağımızı konuşurken birde aç olduğumuzun farkında vardık. Bizde gidelim içimizde kalan Cevapi’yi yiyelim dedik ve yedik. Yediğimiz yer o kadar güzel olmasa da yinede fena değildi.

Saat 19:30 civarı oldu ve hostelimize dönüp eşyalarımızı hazırladık ve oradan trene geçtik…

Son Tren Krizi ve Haftasonu Biter

Trene bindik ve biner binmez dikkat çeken değişik tipte insanlar vardı. Bu arada polislik olduğumuz kızları yine gördük ve yine suratlarına bakarak güldük. Gıcıklık değil mi! Neyse değişik tipte insanlar derken kimse beni yanlış anlamasın, kesinlikle bir ırkçılık ayrımım yoktur ancak çok dikkat çekiyorlardı hareketleriyle. 2 Kişi lavaboya girip tek kişinin ortadan kaybolması, devamlı lavaboya girip çıkmalar… Ben temkinli olmaya çalıştım. Sonuçta 4 kız bana emanet. İster istemez onun verdiği bir sorumlulukla gidip kontrol ettim lavaboyu hiçbir şeyden şüphelenmedim. Dedim ya kontrol ettim diye. Meğer bu insanlar mülteciymiş ve pasaportları yokmuş. Yaklaşık bi 20 25 kişi varlardı. Bir kısmı Sırbistan Macaristan sınırına gelmeden son durakta indiler. Geri kalan kısım ise sınıra yaklaşmayla birlikte değişik hareketlere büründüler. Sonradan sınıra geldik. Polisler girdiler. Köpekler var ve bir kısım polisler direk lavaboya gittiler. Meğer şüphelenip kontrol ettiğim lavabonun üstündeki kapalı kapağı açıp oraya 3 mülteci saklanmış. Diğer boşluklarda da mülteciler dolaşıyor. Yaklaşık 2.5 saat bekledikten sonra mülteci krizi çözüldü ve uykumuza dalarak tren krizinden kurtulduk…

Sabah indiğimizde saat 5:55’idi. 6:30’da trenimiz vardı bulunduğumuz şehre. Yaklaşık olarak 30 dakikamız kalmıştı ve 6 durağımız vardı. Saat 6:05 metrosuna binmiştik. Kararsızdık. Koşup yetişmeli miydik trene yoksa gidip otobüsle mi dönmeliydik? Denemek istedik. En azından ben çok istedim. İkna ettim zorla. 6:25’te son duraktaydık. 5 dakikamız vardı. Bilet almamız gerekiyordu. Tren saatinden şaşmazdı. Hemen inmeden önce bölünerek gruplara, görevlendirme yaptık. Bir kişi biletleri alacaktı, diğer kişiler trenin yerini bulacaktı. Anlaştık ve koşmaya başladık. Mesafe uzun, yürüyen merdivenlerin basamak sayısı 50den fazlaydı. Son 5 dakikamız vardı. Umudumuz bitmişti. Koşuyorduk. Ben hemen makineyi gördüm. Saati kontrol ettim makinenin ekranından. Saat 6:28idi. Hemen oradan kızlar koşarak trenin görevlisiyle konuşup bilet için pazarlık yapıyorlardı. 12.5 TL gibi bir fiyata gelen bileti bize 26 TL’ye satmaya çalışıyormuş meğerse. Ben ise o aralıkta biletleri alıyordum makineden. Aldımda. Saati kontrol etmeden önce koşuyordum. Binmiştik. Saat 6:30 olmuştu. Ayaklarımızı içeri basmamızla birlikte kapılar kapandı ve hareket başladı. Soluklanmalarımız bile koltuklarımıza olmuştu… Bu büyük macera ise böylelikle sona erdi…

Güzel ama yorucu bir Belgrad gezisinin notlarından selamlar ve saygılarla …

İyi Günlerde Kalın…

1 YORUM

CEVAP VER